Ara
to bound
01
sıçramak, zıplamak
to leap or spring forward with energy and enthusiasm, often with all feet leaving the ground simultaneously
Intransitive
dil bilgisi bilgileri
biçimbilimsel yapı
basit
hareket fiili
düzenli
şimdiki zaman
bound
3. tekil kişi
bounds
şimdiki zaman ortacı
bounding
basit geçmiş zaman
bounded
geçmiş zaman ortacı
bounded
Örnekler
When released into the open space, the horse bounded with enthusiasm, displaying its freedom.
Açık alana bırakıldığında, at coşkuyla sıçradı, özgürlüğünü sergiledi.
02
sınırlandırmak, çerçevelemek
to establish or define limits or boundaries for something
Transitive: to bound sth
Örnekler
The city council sought to bound urban development to protect green spaces and natural habitats.
Belediye meclisi, yeşil alanları ve doğal yaşam alanlarını korumak için kentsel gelişmeyi sınırlandırmayı amaçladı.
03
sınırlarını belirlemek, çevrelemek
to establish or delineate the border or edge of an area, setting it apart from other regions
Transitive: to bound an area
Örnekler
The stone wall beautifully bounded the garden, creating a defined and enclosed space.
Taş duvar, bahçeyi güzelce sınırlandırdı, tanımlanmış ve kapalı bir alan yarattı.
04
sekmek, geri sıçramak
to rebound or spring back after an impact
Intransitive: to bound somewhere
Örnekler
After bouncing the ball against the wall, it bounded back with unexpected force.
Top duvara çarptıktan sonra, beklenmedik bir güçle geri sekti.
bound
Örnekler
He was bound to encounter challenges during his journey, given the difficult terrain.
Zorlu arazi göz önüne alındığında, yolculuğu sırasında kaçınılmaz olarak zorluklarla karşılaşacaktı.
02
bağlı, zincirli
restricted or confined by physical restraints or bonds
dil bilgisi bilgileri
biçimbilimsel yapı
geçmiş ortaç sıfatı
niteliksel
üstünlük derecesi
most bound
karşılaştırma derecesi
more bound
derecelendirilebilir
Örnekler
The magician's assistant was bound with ropes before the escape act.
Sihirbazın asistanı, kaçış numarasından önce iplerle bağlıydı.
03
bağlı, bağlanmış
chemically or physically joined to another element, substance, or material
Örnekler
The mineral is bound in rock formations.
Mineral, kaya oluşumlarında bağlıdır.
04
ciltli, bağlı
(often used of books) secured with a cover or binding
Örnekler
Bound volumes were stacked on the shelf.
Ciltli ciltler rafa istiflenmişti.
05
giden, yönelik
headed or intending to head in a particular direction
Örnekler
Flights bound to Europe leave tonight.
Avrupa'ya giden uçuşlar bu gece kalkıyor.
06
bandajlı, sarılı
covered, wrapped, or secured with a bandage
Örnekler
The bound head suggested treatment for a minor cut.
Bandajlanmış baş, küçük bir kesik için tedavi önerdi.
07
kabız, peklik çeken
unable to pass stools
Örnekler
Herbal remedies help if you are bound.
Bitkisel ilaçlar, eğer kabız iseniz yardımcı olur.
08
bağlı, taahhütlü
restricted by an oath or promise
Örnekler
They were bound by their vows.
Yeminleriyle bağlıydılar.
09
yükümlü, bağlı
legally or contractually obligated
Örnekler
He is bound to repay the loan.
O, krediyi geri ödemekle yükümlüdür.
Bound
01
sınır, hudut
a line or boundary marking the limits of an area
dil bilgisi bilgileri
canlılık durumu
cansız
biçimbilimsel yapı
basit
sayılabilir
çoğul biçim
bounds
Örnekler
The city limits serve as the municipal bound.
Şehir sınırları, belediye sınırı olarak hizmet eder.
02
sınır, uç
the maximum possible degree, limit, or extent of something
Örnekler
Performance has a bound dictated by physics.
Performans, fiziğin dikte ettiği bir sınıra sahiptir.
03
sıçrama, atlama
a light, energetic leap or jump forward
Örnekler
He took a bound over the fallen log.
Düşmüş kütüğün üzerinden bir sıçrama yaptı.
Leksikal Ağaç
bounded
bounder
rebound
bound



























