Ara
to flounder
01
çırpınmak, bata çıka yürümek
to move clumsily or struggle while walking
Intransitive
Örnekler
With a heavy backpack, the mountaineer had to flounder through the deep snow.
Ağır bir sırt çantasıyla, dağcı derin karda çırpınmak zorunda kaldı.
02
debelenmek, çabalamak
to experience confusion, indecision, or difficulty in finding a solution
Intransitive
Örnekler
The athlete, facing self-doubt, began to flounder mentally, affecting their performance on the field.
Kendinden şüphe eden sporcu, zihinsel olarak bocalamaya başladı ve bu da sahadaki performansını etkiledi.
03
sorunlar yaşamak
to face great difficulties and be about to fail
Intransitive
Örnekler
The team started to flounder when key members resigned, leaving critical roles unfilled.
Kilit üyeler istifa edip kritik rolleri doldurulmamış bırakınca ekip bocalamaya başladı.
Flounder
02
pisi balığı, dil balığı
flesh of any of various American and European flatfish



























